Sansür hastalanmaz
30. İstanbul Tiyatro Festivali başlıyor. Festivalin küratörü Mehmet Birkiye, sansürün Türkiye'de süreklilik gösterdiğine dikkat çekti: Sansür ve otosansürü kaderimiz gibi algılamadan, sanatsal olarak onu aşacak yöntemler bulmalıyız.
Tuğçe ÇELİK
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 30. İstanbul Tiyatro Festivali, bu yıl "Bu İşte Bir Kadın Var" seçkisiyle kadınların tiyatrodaki emeğini öne çıkarıyor. Festival, Caroline Güleç Nguyen'in yönettiği Lacrima oyunuyla açılacak ve 3 Aralık'a kadar seyircileri ağırlayacak.
Üç yıldır festivalin küratörlüğünü yürüten ve bu edisyonun ardından görevini devredecek olan Mehmet Birkiye ile festivalin programını, bağımsız tiyatroların ekonomik sorunlarını, kültür politikalarını, sansürü ve tiyatronun toplumsal işlevini konuştuk.
KADINLARIN EMEĞİNE İTHAF
Birkiye, festivalin 30. edisyonunun kadınların emeğine ithaf edildiğini belirterek "Kadın ağırlıklı oyunların oluşturduğu bir çerçeve bu yılki yaklaşımımız. Nedeni festivali otuzuncu edisyona taşımada büyük emek harcayan kadınlar. Bu 37 yıla festivali getiren kadın yöneticilerin emekleri oldu. Zehra İşpiroğlu, Dikmen Gürün, Leman Yılmaz, Handan Uzal Dündar gibi. Kadın ağırlıklı oyunlardan bir seçki yapmayı onların emeklerine bir ithaf gibi düşündüm" dedi.
Birkiye, festival programını oluştururken gözettiği ölçütlere de değindi: "Ana akımdan çok savunmadan dünya tiyatrosunda egemen olan anlayışları mümkün olduğunca seyirci ile buluşturmak. Kişisel hikâyelerin ve fiziksel tiyatronun (hareketin) ağırlıklı olduğu genel bir yaklaşım var sanki dünya tiyatrosunda, öyle algılıyorum. Bu iki kavramı belirleyici oldu bir tiyatrocu olarak kişisel hikâyelere biraz uzağım. Ama yine de eğilimleri yansıtmak istedim, dediğim gibi ana akımın metin ağırlıklı tiyatrosundan da kopmadan."
Türkiye'de tiyatronun ekonomik ve politik sorunlarını değerlendiren Birkiye, geçmişten bugüne değişmeyen sorunlara dikkat çekti: "56 yıldır iyi kötü tiyatronun içindeyim, 1970'ten beri ikisinin de iyi işlediği bir dönem hatırlamıyorum. Ya ekonomik sıkıntı vardı ya da yanım yamalak kültür politikaları. Her zaman bardağın boş yanı daha fazladır. Buna da çok şaşırmıyorum. Geleneksel tiyatro biçimlerinin (orta oyunu, köy seyirlik vb.) dışındaki bu tiyatro biçimi ülkemizde daha çok yeni. 150 seneyi biraz aşkın geçmişi var. Bu sancıların olması çok şaşırtıcı değil. Vazgeçilmez kültür değeri olarak içimize nüfuz etmesine sanırım daha zaman var. Tabii nüfuz etmesine izin verecek miyiz, o da ayrı bir soru olarak Demokles'in kılıcı gibi tepemizde sallanıyor."
Bağımsız tiyatroların mekân ve sürdürülebilirlik sorunlarına da değinen Birkiye, festivallerin üretimi destekleyen yapılar olması gerektiğini vurguladı: "Batı coğrafyasında festivaller yapılanı destekler ama tek kaynak tek bir festival değildir. Tiyatrolar başka kaynaklardan da destekler bulur. Festivaller bir araya gelebilir, tiyatrolar ortak proje üretebilir. Ancak kamu ve vakıfların desteği ana kaynaktır. Sponsorlar ikincil kaynaklardır. Bu tiyatrolar ve festivaller varoluşlarının temelinde de kamu ve vakıf desteği vardır zaten. Bugünkü koşullar içerisinde en azından İstanbul Tiyatro Festivali özelinde söyleyebilirim; bundan fazlası mümkün değil gibi görünüyor."
Ancak şöyle bir argümanı da çok anlamlı bulmuyorum: Yabancı yapılara harcanan bütçeyi azaltıp yerli yapımları destekleyelim. Böyle bir argüman bırakan seyirciyi, tiyatrocuları dünyadan koparır. En azından İstanbul Tiyatro Festivali'nin bana kattıklarını biliyorum. Online oyun izleyerek dünyayı takip etmeye çalışmak tiyatro deneyimi değildir."
SANSÜR KADERİMİZ DEĞİL
Sansür ve otosansürün Türkiye'de süreklilik gösterdiğini belirten Birkiye, bu anlayışın aşılması gerektiğini vurguladı: "Ülkemizde sansür en gürbüz kavramlardan biri. Hiç hastalanmaz, bazen biraz kenara çekilir gibi olur ama hep sağlıklıdır. Her politik konjonktürde farklı sansür kategorileri oluşur ancak dayandığı temel aynıdır: Halkımızı birilerinden (öteki/düşman) korumak.
Bu birileri (öteki/düşman) politik meşrebe göre farklılık gösterir. Siz bu birilerinin (öteki/düşman) kim olduğuna karar verirken bir de bakmışsınız ki siz birilerinin öteki/düşmanı oluvermişsiniz. Otosansür ve sansürün olmadığı bir dönem hatırlamıyorum. Ya da belki vardı da ben fark etmedim. Tabii ki sansürü tartışalım, tartışmalıyız da ama bu 'çocuk ve kırılgan halk' fikrinden nasıl vazgeçeceğiz? Umarım bu halk gerçekten denildiği gibi çocuk ve kırılgan değildir. İşte o zaman işimiz çok zor. Ancak sansürü ve otosansürü olağan bir uygulama, kaderimiz gibi algılamadan, her dönemde mevcut yasal düzen içinde, sanatsal olarak onu aşacak yöntemler bulmalıyız."
TİYATRO ŞİDDETE KARŞI
Birkiye, tiyatronun toplumsal krizler karşısındaki işlevine ilişkin şunları kaydetti: "Krizler ve toplumsal kutuplaşma azalan, sonra artan bir döngü. Bu paradoks toplumumuzun ve ekonomimizin kurucu öğesi gibi.
Sorun bu paradoksu söküp atabilir, kurucu öğesi olmaktan çıkarabilir miyiz? Uygarlığımız bu seviyeye gelebilir mi? Belki sanat ve buna bağlı tiyatro bu şiddete mesafe koyarak onun vahşetini algılamamızı sağlayabilir. O şiddetin ve krizin içindeyken istemesek de onun parçası haline geliyoruz. Belki tiyatro salonları bu vahşete aramıza bir mesafe koyarak, onu daha iyi algılamamıza ve kurucu öğe olmaktan çıkarmamıza katkı sağlayabilir."
Birkiye, festivalden beklentisini ise şu sözlerle özetledi: "Festivalin seyirciyi heyecanlandırması gerektiğini düşünüyorum. Benim üzerimdeki etkisinin bu olmasını isterim. Belli ölçülerde mesai arkadaşlarımla bunu başardığımızı düşünüyorum. Gelecek festivallerin de beni heyecanlandırmasını isterim."
Kaynak: Birgun